"Nefret" AKP eliyle sürdürülüyor

PDFYazdıre-Posta

 

Gazeteci - Yazar İsmail Saymaz'la Zirve Yayınevi ve Santoro cinayetini ele aldığı kitabı Nefret "Malatya: Bir Milli Mutabakat Cinayeti"ni konuştuk.

Öncelikle kitapta işlenen konuları da kesen güncel bir tartışmadan başlayalım. Başbakan’ın Dersim Katliamı konusundaki tutumu sence ne ifade ediyor?

Dersim'den bağımsız olarak AKP iktidarının Alevilik sınavından kaldığını düşünüyorum. İktidarın 10. yılına gelinirken, kamuda Alevi inancından olan yurttaşların kimliklerini saklamak zorunda kaldıkları ya da bu kimlikleri nedeniyle dışlandıkları ileri sürülüyor. AKP, temsili ölçü ve sayıda Alevi milletvekilini meclise taşırken, merkez karar organlarında hiçbir Alevi'nin adını göremiyoruz. Buna karşın Hayati Yazıcı gibi, Sivas Davası'nda sanıkların avukatlığını üstlenen isimlerin bakanlığa taşındığı görülüyor. Cemevleri ısrarla ibadet yeri sayılmazken, zorunlu din dersleri hala varlığını  koruyor. Türkiye'yi demokratikleştireceği iddia edilen 12 Eylül referandumunda AKP taraftarları, yargıdaki sözde Alevi yapılanmasının alaşağı edileceği söylemini dillendirildi. Öyle ki Alevilik, darbecilikle bir kılınmak istendi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Alevi oluşunun bir miting alanında Başbakan tarafından dile getirilmesi ve meydandan yuhalama sesleri yükselmesi, bu iklimin vardığı doruk noktaydı. Manzara böyleyken, Dersim tartışmasını inandırıcı bulmak, maalesef mümkün görünmüyor.


Erdoğan, bundan bir gün önce de “Misyonerlik faaliyeti her geçen gün artıyor. Buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor.” demişti. Bu söylem düzeyi kitapta işlediğin pek çok olaydaki Hıristiyanlara dönük kamuoyu oluşturma süreçlerine çok benziyor. AKP’nin bugün misyonerliğe dair durduğu pozisyonu nasıl değerlendiriyorsun?

Siyasal İslam, misyonerlik bahsinde hiç de olumlu bir sicile sahip değil. Zira 1980 ve 1990'lı yıllarda misyonerlik faaliyetlerinin gündemde tutulması İslami eğilimli gazeteler eliyle oldu. Bilhassa Türkiye, Vakit ve Zaman gazeteleri misyonerlik karşıtlığının bayraktarıydı. Bu hal Marmara Depremi'nden sonra da sürdü. Depremden sonraki süreçte, 2000-2001 ve 2002 yıllarında Fazilet Partisi, misyonerliğin neden MGK gündemine alınmadığını soruyordu. Fazilet'ten doğan Saadet ve AKP de adeta misyonerlik karşıtı önerge verme yarışına girmişti. Bu rekabet 2005 yılına kadar devam etti. Aynı eğilimden vekiller misyonerlikle Pontusçuluk arasında bağ olup olmadığını sorarken; sekiz yıllık zorunlu eğitimin, kültürel hac yollarının onarılmasının, okullardaki uyuşturucu kullanımındaki artışın ve hatta AB ile ilişkilerin altında misyonerlik yattığını savunan soru önergeleri kaleme alıyordu. Dolayısıyla misyonerlik karşıtı nefretin inşa edilmesinde Siyasal İslam'ın payı sanıldığından büyüktür. AKP bu nefretin yaratılmasında etki sahibidir. Misyonerlere yönelik şiddetin halen sürüyor olmasının bir sebebi de, iktidar partisinin misyonerlere yönelik kuşkulu bakışının, başta TSK olmak üzere bütün bir güvenlik aygıtı ve bürokrasideki yerleşik algıyla örtüşmesidir.


Nefret’in üst yazısı “Milli Mutabakat Cinayeti”. Devletin milli güvenlik politikası olarak da ortaya çıkan bu ittifak zemini tarihsel ve siyasal olarak hangi temele dayanıyor?

Misyonerlik karşıtı iklimin özellikle 2000-2001 yıllarında Marmara Depremi'nden hemen sonra deprem bölgesinde İncil dağıtıldığı iddialarıyla beraber misyonerlerin görünür hale gelmesiyle birlikte İslami kesim eliyle ısıtıldığını belirtmiştim. Aralık 2001'den itibaren MGK, bu sözde 'tehdidi' gündemine aldı ve bir süre sonra TSK'deki bir kanat, misyonerliği AKP ve AB karşıtlığı bağlamında güncelleyip enstrümana dönüştürdü. Bu güncelleme sonrasında jandarma her köşe başında misyoner takibine girişti. AKP'liler misyonerlik bahsini 2005'e kadar taşırken, işte bu tarihlerde Emniyet'in, Protestan kiliselerine baskınlar yaptığını anlıyoruz. Misyonerlik, MİT tarafından 2. derece dini tehdit sayılırken, Diyanet de milyonlarca Kuran dağıtarak, bu 'ulusal mücadeleye' destek sağlıyordu. 2005'ten sonra eski Başbakan Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit ile giderek ulusalcılığa yelken açan CHP'nin aynı söylemi kuşandığını gözlemliyoruz. Daha sonra isimleri Ergenekon Davası ile gündeme gelecek olan Orgeneral Şener Eruygur ve Hurşit Tolon, Avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikanesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol, Yazar Ergün Poyraz ve ATO Başkanı Sinan Aygün'ün öne çıktığını görüyoruz.


Bu mutabakatın içerisinde, aynı dönem Türkiye’nin pek çok meselesinde (laik-anti laik, sivil-asker) çatışma içerisinde olan yapılar da görüyoruz. Örneğin Türkan Saylan hakkındaki misyonerlik iddialarını en çok sahiplenen ve propagandasını yapanlar Aydınlık ve Aksiyon dergileri. Bunu nasıl yorumluyorsun?

Ben işte tam da buna 'milli mutabakat' adını veriyorum. Türkan Saylan'ın misyonerlik yaptığı iddiası ilkin 2001 yılında ortaya atıldı. Fethullah Gülen Cemaati'ne açılan davada Saylan'ın taraf olması sonrasında MİT'e ve siyasilere çeşitli ihbarlar gönderildi. Bu ihbarlarda; Saylan'ın ölen annesinin Hristiyan olduğu, kendisinin de ÇYDD eliyle güneydoğuda misyonerlik faaliyeti yaptığı iddia ediliyordu. Gariptir; Saylan'ın 'suç ortağı' olarak Ermeni Partiği Mesrop Mutafyan ile Protestanların Kitab-ı Mukaddes Şirketi'nin Genel Müdürü olan Emanuel Bağdaş gösteriliyordu. Bu tarihte, MİT'in açıkladığı bu asılsız ihbarı en çok sahiplenen kesim, Aksiyon dergisi oldu. Aksiyon'u, o tarihte Türkan Sayan tarafından 'kızılelmacı' olmakla eleştirilen Aydınlık dergisi izledi. İlginçtir; geçen mart ayında Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanan Malatya İl Jandarma Komutanı Albay Mehmet Ülger ve ekibinin de Emanuel Bağdaş adlı Süryani yurttaşımızın soy ismini 'Bağış' sanıp AB Bakanı Egemen Bağış ile akraba olup olmadığını araştırdığı ortaya çıktı.


Bu mutabakatın siyasal zemini Ergenekon sürecinde ulusalcı direncin kırılmasıyla nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Ergenekon Operasyonu'nun, AKP ve AB karşıtı bir odak inşa etmeye girişen, bunda da kısmen başarılı olmuş kimi faşizan eğilimleri törpülediğini görmek gerekiyor. Dolayısıyla sırdan faşizm, örgütsel kisvesinden soyundurulmuş oldu. Bilhassa bürokrasinin daha bir temkinli davrandığını görüyoruz. Ne var ki cinayetlere neden olan misyonerlik karşıtı atmosferin kendisi ortadan kalkmadı. Her yıl misyonerlere yönelik 10 kadar saldırı gerçekleşiyor. Bunlardan bir ya da ikisi silahlı teşebbüse bile dönüşebiliyor.


Santoro ve Hrant Dink cinayetleri ile Zirve Yayınevi Katliamı’nı gerçekleştiren gençlerin yoksul ailelerden çıkmasını nasıl okumak gerekir?

Çok doğal. Saldırganların profilleri şöyle: Çoğu genç ve 20'li yaşlarda. İşsizler veya gelecekten ümitvar değiller. Dini ibadetlerini gerçekleştirmeseler de dinsel saikle fakat en çok da milliyetçi duyarlılıkla hareket ettiklerini ileri sürüyorlar. Müslüman olmaksızın Türk olunamayacağını ve misyonerlerin ajan olduklarını, ülkeyi bölmeyi amaçladıklarını savunuyorlar. Yaşarlarsa kahraman, ölürlerse şehit olacaklarını varsayıyorlar. Tıpkı 1980 öncesinde Türkiye'de yükselen devrimci hareketin karşısına silahla çıkarılmış 'halk çocukları' gibi...


Kitapta, cinayetlerde sorumluluğu olan devlet yetkililerin pek çoğunun terfi edilerek ödüllendirildiğini görüyoruz. Malatya Davası’nın başlangıcında belirttiğin “Türkiye’nin laik ülke olup olmadığı, düşünce ve inanç özgürlüğünün olup olmaması yargılanıyordu” durumuna bir yanıt olarak değerlendirebilir miyiz bunu?

Elbette. Maalesef bugün itibariyle Ergenekon sanıkları dışında misyonerlik karşıtlığının örülmesinde en azından ihmal sahibi olan yetkililerin terfi etmesi, bize bu nefretin hala kurumsallık arz ettiğini kanıtlıyor.

 

Söyleşi: Onur Kılıç


Site içi arama

RSS

Galerİ

Joomla Templates and Joomla Extensions by JoomlaVision.Com
image
img

Kanal Rebelde

bandista'nın 8 Mart'ta çıkan Sokak Meydan Gece albümünden "Olur/Olmaz" şarkısı.