Özen Lokantası
Özlem Ersavaş - Hasan Akçan
Bu yazının fikri, herkesin var arkadaş, bizim niye böyle köşemiz olmasın ki! diye çıkmadı elbette… Özellikle son yıllarda Ankara’da sevdiğimiz mekânların birer birer kapanması, eski bir dostu daha kaybettik duygusunu daha sıkça yaşatmaya başladı. Bilen bilir, geçtiğimiz yazın sıradan bir gününde, Sakarya’nın yıllanmış mekânlarından Büyük Ekspres’in, pattadanak kapanıvermesiyle bizim kadar, akşamüstü biralarımızın da keyfi kaçmış oldu. Gönül istedi ki derginin ilk sayısının kutlamasını, ikinci sayısının heyecanını paylaştığımız Büyük Ekspres’e de bir selam çakalım ve Ankara’da bize hâlâ yarenlik eden, belki çok bilinmeyen, belki de çok gidilen mekânlara bir daha uğrayalım dedik. Nereden başlamak gerektiği tabii ki en zor olanıydı. En yakınımızdan başlamak Hasan’a da bana da mantıklı geldi. Bir akşam geçtik karşı komşuya, Özen Lokantası’na…
Benim için tanıdık bir komşu olan Özen Lokantası, Hasan’a biraz daha yabancıydı. Ben rakı ve mezeleri düşünürken, yeni bir yere keşfe çıkan ve sorgulayan daha çok o oldu…
Mahalle dediğimizde aklımıza hep birbirine benzer kimselerin paylaştıklar bir alan geliyor. Mahalledeki benzerlerimize komşu diyoruz. Pekâlâ, komşularımızla sandığımız kadar benzer miyiz? Sınırları belli, küçük bir alana, hep benzer ve aynı zaman diliminde hissettiren mekânlar mı konuşlanmış? Komşularımız hakkında ne biliyoruz? Veya neyi bilmek bize yeterli geliyor? Karşı komşumuz olmaları ve sadece yaşlı olduklarını görmemiz onları tanımamız için yeterli mi? Aslında bu soruların hiçbiri Özlem’le bir perşembe akşamı karşı komşunun alanına hiç beklemedikleri bir anda dâhil olmamızdan önce aklımda değildi. Fikir Özlem’den geldi. Neden bu sayıda Sakarya’ya özgü, eski mekânlara gitmiyoruz ki dedi. Nereden başlayacağımıza da zaten o an karar verdik. Karşı komşumuzdan başlayabilirdik. Ve Özen Lokantası’nı seçtik. Ben Özen’e küçükken, sadece bir kere babamla gitmiştim. 25 yıldır yaşadığım şehrin en sık bulunduğum caddesinde, önünden her defasında bakmaksızın geçtiğim bir komşuydu benim için. Heyecanla perşembe akşamını belirledik ve akşam 6 gibi eskiyeni’de buluşup saniyeler içinde kendimizi Özen Lokantası’na attık. Komşularımız hakkında az çok bilgimiz, hayır hayır, genelde ön yargılarımız vardır. En temel yargımızsa görünüşleridir. Komşu dediklerimiz çoğu kez karşı binada oturan yaşlılardır ya da yan dairedeki genç ve güzel kadın. Benim için çocukken bir kere gidilmiş bir daha da gidilmesi kısmet olmamış bir mekândı Özen Lokantası ve hâliyle merak ediyordum. Son zamanlarda sürekli her şeyin çocukluğumdan farklı olduğunun yakınmasının ayyuka çıktığı bir dönem yaşadığımı göz önünde bulunduracak olursam benim için bir nevi zaman makinesine binmek deneyimi de olabilirdi bu ziyaret. Ama geçmişi arayıp her defasında değişmişi bulmaktan kaynaklı hayal kırıklıklarımdan dolayı kendimi en kötüsüne hazırlamış, hatta inandırmıştım. Ve ansızın, komşunun yeni bir misafiri görmeyi aklından geçirmeyeceği bir zamanda içeri dalıverdik Özen Lokanta’sına.

İçerisi enine dar, boyuna uzun, sarı plastik boyası ve beyaz ışıklı aydınlatmasıyla, içeri girdiğimizdeki yaş ortalaması ve yoğun erkek nüfusuyla bulunmaya pek de alışık olmadığımız bir mekân olduğunu bize hemen söyledi. Bizden bir şey saklamıyordu, karşımızdaydı en doğal hâliyle. Doğal olduğu kadar samimi ve dost canlısıydı da. Hemen buyur etti emektar garson Ahmet Ağabey. Kapıdan girdiğimizde sol sıranın ortalarında kalan ve mekânın tek dekorasyonu olan büyük akvaryumun altındaki masaya oturduk.
Özen Lokantası’na girer girmez, önceden okuyup araştırdığım meyhanenin ortaya çıkışı, tarihi, sakatatın yemek kültüründeki yeri, nerden gelip nereye gittiğinden bahseden uzun cümlelerin hepsinin fazlasıyla zorlama ve gereksiz kaldığını fark ettim. Uzun ve geniş bir koridora benzeyen lokantaya ilk adım attığımızda nüfusu ağırlıklı olarak erkeklerden oluşan bağımsız bir cumhuriyetin zamansız topraklarına girmiş gibi hissetsek de, bu cumhuriyetin herkese açık olduğunu fark etmek uzun sürmedi. Zamanın 1980’lerde durduğu, sarı duvarları ve içinde yaşlı balıkların dolaştığı akvaryumdan başka hiçbir şeyin bulunmadığı Özen Lokantası’na ilk bakışımızda, yılın 2012’ye dayandığına dair hiçbir kanıta rastlayamadık.
Eskiyeni’den birkaç metre uzaklaşarak, içinde yaşadığımız zamanı geride bırakabilmiş ve adeta bir zaman tüneline girmiştik. İkimizde de benzer bir his uyanınca hemen bizi 2011’e döndürüp bu yolculuğu kesebilmesi muhtemel birkaç sabit aramaya başladık ki zamanın içinde kaybolmayalım(!) Sabitimiz pos makinesi oldu. Daha sonradan konuştuğumuz mekânın 1979’dan bu yana çalışanı olan Ahmet Ağabey için de sabit pos makinesiydi. O zamandan bu zamana en çok ne değişti dediğimizde ilk söylediği şey artık ödemelerin kredi kartı ile olduğuydu.
Hissiyatımız, bir yerde yabancı olmanın verdiği tedirginlikten çıkıp bulunduğun yeri keşfetmenin rahatlığına doğru evrilmeye başladı. İlk dublelerimizi yudumlarken bir de, kebapçılarda suretini yemeye alışık olduğumuz ezmenin aslı, semizotu salatası ve eski metal kabın içinde gelen sıcak kızarmış ekmekler de eklenince tamamlandık. Önümüze gelen mezelerle rakılarımızı yudumlarken konuşmaya başladık. Mekân dedik, zaman dedik, zaman ile mekân dedik. Bir mekânın hemen önündeki başka bir mekânda bambaşka bir zamana gitmek ne kadar da kolaymış. Evet, başka bir mekânda ve en çok da başka bir zamanda olduğumuzu hissettik Özen Lokantası’nda. Mekân zamana meydan okuyordu âdeta. İlginç bir meydan okumaydı bu ve birçoğundan farklıydı... Eski zamanlardan bozulmadan günümüze ulaşmış bir konak gibi değildi mesela. Yaşanmış ve bitmişlik yoktu, yaşanmışlığın devam etmesiydi bu meydan okuyuş.
Ama mekânın esas çekiciliği buydu belki de; zamanın yapaylığına, rekabetine, telaşına inat, kaygıya kapılmamış, değişmeye çalışmamış, yıllardır aynı mezeleri, tatları korumuş olmanın sakinliği. Bize, yani modern zamanların şehirlilerine artık fazlasıyla uzakta kalmış olan bu özgürlük ve sadelik.
Zamana meydan okuyan bu mekânda değişen bir diğer şey ise şüphesiz müşterilerdi Ahmet Ağabey için. Zamanında enerji bakanın işten çıkıp bir iki kadeh içip yemek yediği bir mekânmış Özen Lokantası. Ya da genellikle dairelerinden çıkan memurların uğrak mekânıymış. Ben babamdan biliyorum bu değişimin ne denli büyük ve aslında acı olduğunu. Şimdi 65 yaşında olan babamın sürekli dilindedir Sakarya’dan memurun tahliyesi, eskiden vakit geçirdikleri birçok mekânın kapanıp yerine bambaşka yerlerin açılması. Özen Lokantası da bu mekânlardan geriye kalanlardan biri.
Henüz mekânın içine tam anlamıyla girememiştik menüye de dışarıdan bakıyorduk ve siparişlerimizi verirken de bu tavrımızı ısrarla koruduk. Rakıya 35’likle değil de, 20’likle bir başlayalım hele dedik bu sebeple.
Siparişleri vermek için yeni rakı sponsorlu menüyü incelerken fark ettik ki Özen Lokantası’na gelme sebebimiz olan sakatatlar menüye yazılmamış. Bu nedenle menünün de pek işimize yaradığını söyleyemeyeceğim. Yazılmamışlar esas bizi ilgilendirenler olduğundan, eski usulden gidip, “Biz günün tazelerinden iki üç çeşit meze, sonrasında da güveçte sakatat alalım” diyerek verdik siparişimizi.
Krem rengi, örtüsüz masalarımıza kâğıt servislerimizle birlikte közlenmiş biber salatası, haydari, ezme salata, turşu, peynir ve kızarmış ekmeklerimizle rakılarımızı doldurduk. Taze, kıvamında mezelerle birlikte ilk dubleleri yarıya indirirken ve mekânın bir parçası olurken, bizim de artık ne acelemiz kalmıştı ne telaşımız. Güveçte sakatata gelince, her zamanki lezzeti ve kokusuyla hiç hayal kırıklığı yaşatmayan bu şahane, Hasan’ın deyimiyle “orgazmik” yiyecekler arasında yerini alabilir.
Zaman ve mekân üzerine düşünüp konuşurken bir anda sıcak bir misafir geldi masamıza. Sipariş ettiğimiz güveçte sakatat pişmiş, cızır cızır sesler çıkarıyor ve kokusuyla bizi davet ediyordu. Sakatat seven biri için gerçekten de kaçırılmaması gereken bir deneyim olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Özenle doğranmış ciğer, böbrek ve yürek, yine özenle doğranmış soğan, domates ve biberle o kadar da özenli olmayan bir güvecin içinde geldi. Dedim ya komşumuz sade ve samimi diye; her şeyde olduğu gibi güveçte de makyajsızdı. Güvecin üzerinde verdiği çatlakların varlığı, yaşanmışlığın sürdüğünün de bir göstergesiydi. Sonra daha da bir koyulaştı sohbet, ait olmuştuk mekâna, hatta mekânda değil zamandaydık artık, mekânın bizi içinde özgürce gezdirebildiği zamanda…
Rakı arası ikram edilen çaylarımızla birlikte, bizim 20’lik rakılar 35’lik mertebesine doğru yükselirken, eşi dostu da arayalım birlikte de gelelim planlarına başlamıştık bile. Mezesiyle, sakatatıyla, çayıyla, meyvesiyle içilen rakının sonrasında; eşi-dostu arama kafasına gelmeden hemen önce, hesabımızı istedik.
Yediğimiz içtiğimizin hesabına gelirsek. Fiyatlar makul fakat Sakarya ve civarındaki meyhane ortalamalarının altında değil (belirtmeden geçemeyeceğim! Turşularından ısrarla isteyin zira lezzeti tartışılmaz da; hesaba daha az yansısa daha mı tatlı olur ne?). Velhasıl, tahminimize yakın bir meblağ ile Özen’den keyifle ve memnuniyetle kalkıp, 30 yıl sonraya geri döndük. Cila yapmaya nereye gittiğimizi söylemeye gerek yok herhalde!
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Lenin’in düşüncesi-Devrimin Güncelliği kitabı devrimin güncelliği sunuşu başta olmak üzere altı başlıktan oluşuyor. Dönemin Rusya’sının tarihsel olarak bulunduğu konumdan başlayarak Lenin’in sürece yönelik iradi ve politik yönelimlerinin anlatıldığı kitapta emperyalizmden öncü partinin konumuna Lenin’in Diğer sol gruplarla yaptığı polemiklerin özetlerinden Proletaryanın konumuna değin birçok konuyu içermektedir.
bandista'nın 8 Mart'ta çıkan Sokak Meydan Gece albümünden "Olur/Olmaz" şarkısı.