Altın Küre Ne Yana Düşer, Meltem Cumbul Ne Yana? - Defne Özonur

PDFYazdıre-Posta

Bilindiği üzere oyuncu Meltem Cumbul -ki uluslararası bir oyuncu olduğunu biz de Altın Küre’deki tanıtımı ile öğrendik- bu yıl 69. kez düzenlenen Altın Küre ödüllerinde sahneye çıktı. Sahneye çıktı sanırım en doğru tabir çünkü sadece sahneye çıktı, ödül vermedi. 30 saniye kaldığı sahnede birkaç cümlelik bir konuşma yaptı.

Konuşma şöyle: “Altın Küre ödülleri şu an 199 ülkede izleniyor ve benim ülkem Türkiye de buna dahil. Ben bu töreni izleyerek büyüdüm ve bugün burada olmak benim için büyük şeref. Yurtta barış dünyada barış”.

Meltem Cumbul’un orada bulunması, konuşması, nasıl tanıtıldığı vs. üzerine uzun uzun konuşulabilir ama bunu yapmadan önce Altın Küre’nin kendisini tartışmak gerek. Dünyanın en ‘prestijli’ ödülleri arasında sayılan Altın Küre’nin, yine dünyanın en ‘prestijli’ ödülleri arasında sayılan Oscar ödüllerinin öncüsü olduğu kabul edilir. Tam da bu noktada sorulması gereken bazı sorular var:

Peki kim bu prestiji belirliyor?

Bu ödül birileri tarafından ‘prestijli’ olarak tanımlandıktan sonra kimler bu dayatılmış durumun peşine takılıyor?

Prestij, ödülün yıllardır oldukça tarafsız bir jüri tarafından oldukça adilane bir tavırla televizyon ve müzik ödüllerini vermelerinden mi doğuyor yoksa Altın Küre denen organizasyon tamamen bir PR başarısı mıdır?

Bu ödül dünya medya kartelleri arasında olmayan başka bir ülkede verilseydi hala bu kadar ‘prestijli’ sayılacak mıydı?

Şu tartışılmaz bir gerçek ki, bu ödülün tüm dünyada adını duyurabilmiş olması, elinde bulundurduğu medya kartelleriyle (ki şu an dünya çapında adı anılan 5-6 kartelin çoğunluğu Amerika kaynaklıdır) Amerika’nın başarısıdır. Bu karteller (AOL Time Warner, General Electric, Viacom gibi) tabii ki birer meta olan ürünlerini piyasaya sürerken ellerinde bulunan her türlü mecrada (dergi, gazete, radyo, televizyon, internet vs.) bu ürünlerini tüm dünya çapında aynı anda duyururlar ve dünyanın bu ürünleri konuşmasını sağlarlar.

Yani ticari dağıtıma tabi olan bir film veya televizyon programı, bu kartellerden birinin stüdyosunda üretildikten sonra ürünün, aynı kartelin elinde bulundurduğu televizyon kanallarının programlarında, radyo programlarında, internet sitelerinde, dergilerinde, gazetelerinde çıkan haberlerde vb. pek çok farklı mecrada aynı anda tanıtımı yapılır. Müzik şirketleri film müziklerini yapıp piyasaya sürerken, ürünün karakterlerini yansıtan oyuncaklardan, yapıştırmalara dek pek çok farklı ticari alanda ürün pazarlanır. Bu nedenle bir televizyon programı veya film asla sadece televizyon ya da sinema salonu gösterimiyle bitmez. Çok geniş bir alanda kar getiren bir metadır ve tüm dünyada satılabilmesi için yine tüm dünyada konuşulur hale gelmesi hayati bir öneme sahiptir.

Bu pazarlama kabiliyeti, dünya film ve televizyon piyasasında tartışılmaz hakimiyeti bulunan Amerika’nın bu hakimiyetini sürdürmesinin en etkili yöntemidir. Dünya pazarına pazarlanan ürünlerin bu yolla talebi tamamen rıza yoluyla sağlanır. Buradaki örneğimiz üzerinden gidecek olursak, tek bir merkez ülkeden çevre ülkelere yayılan bu ürünlerin ‘presitiji’ de, baştan aşağı bir PR çalışması olan bu tarz ödüllerle üzerine kondurulur.

Tören, daha girişindeki ‘kırmızı halı’ çılgınlığından itibaren Amerikan kaynaklı ürün ve hizmetlerin tanıtımı üzerine kuruludur. Kimin hangi marka kıyafet giyindiğinden başlayarak, hemen tümü Amerikan ürünü olan içeriğin yurt dışına pazarlanması girişimidir. Kırmızı halı tam bir zenginin parası züğürdün çenesini yorar durumu yaratır. Hangi oyuncunun hangi kıyafete ya da markaya ne kadar para harcadığı dünyaca konuşulurken, bu markaların namı da dünya çapında yayılır.

Görüleceği üzere bütünüyle Amerikan film ve televizyon endüstrisinin kendi ürünlerine prestij kazandırıldığı bu tören, bir PR başarısı olarak Amerika tarafından yaratılmış kurmacadır. Ancak Amerika’nın bu başarısının asıl doruk noktası, çevre ülkelerin, kendi film ve televizyon endüstrileri üzerinden aslında hiç de ilgilendirmemesi gereken bu ödülleri, kendilerini tanımlamada adeta bir kerteriz noktası olarak saymasıdır. Türkiye’den bir insanın, orada bu işin içinde olan insanların gözünün içine bakarak, ‘biz bu törenlerle büyüdük, burada bulunmak benim için büyük şeref’ demesi bu büyük başarının kanıtıdır. Bu törenin 199 ülkede seyredildiğini de yine sadece bir pazar olan çevre ülkenin bir temsilcisinin ağzından duymak ise tarifsiz bir keyif olsa gerek.

Bu başarıyı ulusal çapta yayın yapan yerel medyadan okumaları da mümkün: “Meltem Cumbul Altın Küre’ye Damgasını Vurdu” ya da “Meltem Cumbul Altın Küre’de Dünya Starlarıyla…” gibi.

Sonuç olarak; bu ve benzeri (Oscar) törenlerle, törende dağıtılan ödüllerin, yani film ve televizyon ürünlerinin tüm dünyada yerli pazarlara, yerli halkın alkışlarıyla girmesi garanti altına alınır. Türkiye’nin bu törende adının geçmesi ağzımıza çalınan bir parmak bal olarak bir süre konuşulur. “Amerika Meltem Cumbul’u konuşuyor” gibi haberlerle kendimizi biraz olsun iyi hissetmemiz sağlanır. Amerika bu sayede pazarda giderek devleşirken, bizim gibi sadece bir pazar olan çevre ülkelere ise, bu işi nasıl da güzel yaptıklarını alkışlamak ve ‘şeref duymak’ kalır.  Bizler ne de olsa duygusal insanlarız, empati yapar, onlar için, onlar kadar seviniriz. O yüzden şimdi heyecanla Oscarları bekliyoruz!

Defne Özonur


Site içi arama

RSS

Galerİ

Joomla Templates and Joomla Extensions by JoomlaVision.Com
image
img

Kanal Rebelde

bandista'nın 8 Mart'ta çıkan Sokak Meydan Gece albümünden "Olur/Olmaz" şarkısı.