Uludere Katliamı yaşandığından beri bu toplu cinayeti kaçakçılıkla beraber tartışıldı. Başta AKP iktidarı, konuyla ilgili fikir öne süren çoğu kesim, kaçakçılık üzerinden katliamı hafifletmeye yöneldi. Yeni bir Kürt katliamının meşrulaştırılması bu kez kaçakçılık kavramına yaslanarak kolaylaştırılabildi.
Kaçakçılık, kavrama dışarıdan ve soğuk bakarak anlaşılması mümkün olmayan bir olgu. Mülkiyet ilişkilerini çıplak yanlarıyla konuşmayı gerektiriyor. Yetmiyor, Kürt sorunununda genel toplumsal kanının dikine yürümeyi, etnik ayrımcılığı ve iki yüzlülüğü sadelikle teşhir etmeyi zorunlu kılıyor.
Devletin unutulmuş coğrafyasında, yaşamlarını sürdürebilmek adına sınırın diğer yakasından mazot ve tütün taşımayan insanların kafasına yağan bombalar çok açık ki bazılarının canını yakmadı. On yıllardır Kürtlere uygulanan inkar ve imha politikalarının toplumsal ölçekte böyle bir algı ve duygu körlüğü yarattığına aşinayız. Oturup kimsenin faşizmine ağlayacak değiliz. Fakat göze çarpan çokça ikiyüzlülüğü deşmek için zaman kaybetme lüksüne de sahip değiliz.
Uludereli yoksulların korkunç ölümleri yaşamın yoksullarla ne kadar paylaşıldığı ve mülkiyet ilişkileri bağlamında incelemeye muhtaç.
Doğal kaçakçılar: Yoksullar
Sınıflar arası gelir dağılımı makasının bugünden bakınca daha kapalı olduğu 1950’lerde hızlandırılmaya başlanan liberal politikalar kırsal alanın üretkenliği ve sürdürülebilirliğini kente sevk etmiş, devamındaki siyasi ve ekonomik uygulamalar da bunu pekiştirmişti. Bir biriktirme mantığı içerisinde anlaşılabilecek bu durumun beraberinde göç politikasını getirmesi kaçınılmazdı. Mekansal değişimin anahtarı olarak beliren göç olgusu zamanla kendi endüstrisini de oluşturabilmişti. İnsani dağılımı biraraya toplayarak daha kolay yönetebilir hale getiren bu zincir, sermayenin karını hızlandırmış ve büyütmüştür. Göçün, artık alternatifsiz bir imkan olarak insanlara dayatıldığı zemin ise kırsal alandaki kaynakların ve yaşamın kuvvetli biçimde tasfiyesine dayanır. Eğitim, sağlık, hizmetler, teknoloji gibi pek çok başlıkta kent karşısında savunmasız bırakılan kırdan göç adeta mecburileşmiştir. Bu mecburi çağrıya yanıt vererek kente göç eden geniş kitleler ise yeni sektörlerle birlikte kent yoksulluğunun tabanını oluşturmaya başlamıştır.
Sermaye planlamalı ve onun lehine yaşanan liberal biriktirme doğal olarak bölüşümde adaletsizliği tırmandırmış, yoksul halk kitlelerinin sayısının her geçen gün artmasına neden olmuştur. Yoksul toplumsal tabandaki şişkinleşme onu kendi üstündeki orta sınıf kadar – ve daha çok - altındaki sınıf dışı-dip sınıf kategorilerle de ilişki içinde gerçekleştirmiştir. Kendi üstündeki sınıflar açısından bir suçlu ordusu olarak görülebilecek denli yabancılaştırılan yoksullar, sınıfsal izolasyonun ötesinde mekansal olarak da izole edilmişlerdir. Bu yabancılaştırma, Marx’ın “lümpen proleter” tasviri içinde daha kolay anlaşılmaktadır:
“Tüm suç ve hırsızlık türlerine bulaşmış, toplumun kırıntılarıyla yetinen, belirli bir işi, bağlantısı olmayan…ordu artığı askerler, hapishane kaçkınları, kaçak köleler, cepçiler, tokatçılar, tırtıkçılar, torbacılar, tombalacılar, kumarbazlar, genelev kapıcıları, çanta taşıyıcılar, cahiller, sokak çalgıcıları, çul-çaput toplayanlar, bileyciler, tenekeciler dilenciler…bu ayak takımı, süprüntü, tüm sınıflardan kovulmuş artıklardır.” (Marx, 1962: 295)
Şimdilerde, lüks siteler, özel güvenlikler, AVM’lerle kendini ayrıştıran üst sınıf tavrı esas olarak bu algının ürünü olarak belirmekte ve yoksulların sadece mekandan değil, ekonomik alandan da ayrışması sonucunu doğurmaktadır. Kendini gerçekleştirmek için en ağır çalışma koşulları ya da suç dışında bir seçenek bulamayan yoksullar piyasacı devletçe bu alanlara itilmiştir.
Devlet başta olmak üzere bu konu özelindeki tüm muktedirlerin Uludere’ye yaklaşımındaki katı ve acımasız soğukluk önemli oranda bu nehirden geçmektedir. Yoksullar, doğallığında kriminal özellikler taşıyan bir topluluk olarak algılanmaktadır.
Herkes kaçırır ama kaçakçı olamaz
Yoksulluğun geniş bir tabana yayılması ve orta sınıfın pastadaki payının büyümesi tüketim alışkanlıklarında öncesine göre kritik değişimler yaratmıştır. Türkiye’de merkez sağ siyasetin genel kayıt dışı ekonomi sevdasıyla da bütünleşen bu durum, ‘kaçak’ tüketimi sağlayan ve tüketenler açısından tercih edilebilir bir olgu olarak toplum yaşamına sokmuştur. Kolay satın alınabilen, vergilendirilmeyen ticaret devletin ekonomiden çekilme politikasına bağlı olarak önemli bir sektöre dönüşmüştür. Özellikle sigara, elektronik, tekstil vs. dağıtım ve tüketiminde kontrolsüzlük sıradanlaşmıştır. Burada anormal olanın yaşam koşulları nedeniyle ucuz tüketime yönelen aşağının fiili değil, ihale yolsuzlukları başta olmak üzere kayıt dışılığı bir model olarak üreten liberal devlet modeli olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur.
Üretim ve hizmet ekonomisinden dışlanan yoksulların kayıt dışı ticarete yönelmesi şaşılacak bir durum olamaz. Zenginlerin tüm gücüyle vergi kaçırdığı bir düzende Uludere’li gençlerin yaptığı mazot alışverişi dikkatimizi çekiyorsa ortada sınıfsal bir şımarıklık var demektir. Buna Kürtleri tarihsel olarak yok edilmesi gereken nifak tohumları olarak gören devlet politikasının toplumsal tabandaki ırkçı karşılıkları da eklenmek zorundadır.
Bugün küreselleşmenin sermayenin önündeki sınırları kaldıran tarzı elektronik, parfümeri, tekstil ve çok sayıda ürünün ülkeler arasında taşınmasını ve pazarlanmasını mümkün hale getiriyor. Örneğin tamamı yurtdışında üretilen telefonlar Türkiye’deki fahiş fiyatlar yerine neredeyse yarı fiyatına yurtdışından satın alınabiliyor. Üstelik bu cihazların ücretsiz kaydı yapılarak yasal kullanım imkanları da açılıyor. Aynı şeyi diğer elektronik cihazlar için de söylemek mümkün. Internet üzerinden alışverişin kolaylaşmasıyla birlikte yurtdışından getirilen ürünlerin içeride ciddi bir pazarı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha üst gelir grubundakilerin bu tip ortak pazarlara ihtiyaç duymaksızın kendin getir kendin kullan yoluyla yurtdışından sakız alır gibi alışveriş yaptığını da zaten biliyoruz.
Fakat bu tüketim zinciri kaçakçılık olarak adlandırılmıyor, kafasına bomba yağan insanların ölümüne kılıf uydurmak için sarıldığımız ikiyüzlü sloganlara sarılınmıyor. Üstelik bu alışveriş süreci kentli orta ve üst sınıf açısından sadece tüketim odaklı gerçekleşirken, kırdaki Kürt yoksullarının yaşamını sürdürübülmesi için zorunlu bir ‘kaçırma’ şeklinde tezahür ediyor. Yukarıda saydığımız süreci sıradan ve kelepir bir alışveriş ağı olarak tanımlayan iyimserlik sıra sınırdaki can güvenliğinden yoksun Kürtlere gelince maliye müfettişi pozlarında karşımıza çıkabiliyor.
Bundan sadece iki ay önce Van depremi yaşandığında devletin çaresizliğini aşarak gelişen toplumsal dayanışma pratiklerinin bugün Uludere’ye pek bir duygu bırakamadığını yaşayarak görmüş olduk. Bunda şüphesiz Van’da izine rastlanmayan AKP iktidarının Uludere faciasını terörle mücadele konsepti içinde ele alan yaklaşımı ve toplumun bu konsepte dönük kastlaşmış yapısı olabildiğince etkili oldu. Umut, bu yazıda çerçevelemeye çalıştığımız boyutuyla yoksulluğu ve iç savaşı sarsıcı bir mücadeleyle ortadan kaldırmaktan başka bir yerlerde değil. Devletten bir şey beklemeden, bu çizgiyi açığa çıkarmak ve halklar arasında barış ve insanca yaşama tohumlarını çoğlatmaktan başka yolumuz yok. Bir sonraki katliama kadar zamanımız yok.
Lenin’in düşüncesi-Devrimin Güncelliği kitabı devrimin güncelliği sunuşu başta olmak üzere altı başlıktan oluşuyor. Dönemin Rusya’sının tarihsel olarak bulunduğu konumdan başlayarak Lenin’in sürece yönelik iradi ve politik yönelimlerinin anlatıldığı kitapta emperyalizmden öncü partinin konumuna Lenin’in Diğer sol gruplarla yaptığı polemiklerin özetlerinden Proletaryanın konumuna değin birçok konuyu içermektedir.
bandista'nın 8 Mart'ta çıkan Sokak Meydan Gece albümünden "Olur/Olmaz" şarkısı.