Sözde Darwinci Komplo - Mary Midgley

PDFYazdıre-Posta

Bu kabuller aslında Darwin’in İnsanın Türeyişi’nde insan ve hayvan toplumlarını tartışırken yazdıklarıyla çelişmektedir. Hayvanlarda sosyalliğin kökenlerini belirlemeye çalışan Darwin, pek çok canlının birbiriyle nasıl doğrudan ilgilendiğine dikkat çeker. Evrim çizgisinde yukarı doğru çıkıp canlıların yaşamları karmaşıklaştıkça, karşılıklı ilginin arttığını, yardımlaşmanın en az rekabet kadar farkedilir hale geldiğini gösterir.

Zekânın gelişimi, insanlarda bu sosyal eğilimleri güçlendirdi; diğer pek çok türde görülenden çok daha fazla birbirimizin duygularının bilincine varmamızı sağladı. Bu durum ayrıca, başkalarına yönelmiş çeşitli güdülerimiz arasındaki çelişkileri farketmemize yol açtı. Bu güdüler bizi öylesine rahatsız etmekte ki, sürekli olarak bunları ayıklayıp çözümleyecek törel sistemler icat etmekteyiz. Darwin’in dediği gibi, törellik ihtiyacı insan türünün esas özelliklerinden biridir.

Şüphesiz bu fikir sadece hisli bir hülya değildir. Darwin insan yaşamına olgulara dayanarak, “doğal tarihin bakış açısından”, aslında bir etnolog gibi bakmaktadır. Bu kayda değer yardımlaşma liyakati karşısında şaşkına düşmüştür. İnsan yaşamının acımasız ve bencil yanını görmezden gelmez ama kendisinin de belirttiği gibi, en ilkel insan toplumları bile uyum içinde idare edilebilmeleri için belirli ölçüler dayatma gerekliliği duyar. İnsanlar daima birbirlerinin bilincindedir; bir anlamda “kardeşler” olarak. Bu kardeşlik hissini kaybetmiş bir toplum, işler durumda kalamaz.

Bu nedenle, der Darwin, Hobbes’un tüm insan eylemlerinin, bireylerin kendi bencil çıkarlarına dayalı hesaplarından kaynaklandığı yönündeki fikri gerçekçi değildir. Sıklıkla hiçbir hesaplama yapmayız, hatta kendi kendimizi imha edecek şekilde davranırız. Ama yine aynı sıklıkla başkalarıyla yardımlaşmak, onlara yardım etmek isteriz. Bu durum doğanın geri kalanında olup bitenlerle de uyumludur.

Brian Goodwin’in Nature's Due: Healing Our Fragmented Culture kitabında da belirttiği gibi: “Biyolojide rekabet olduğu kadar yardımlaşma da vardır. Karşılıklılık ve ortak yaşam – bir mantarla yosunu mutlu bir uyum içinde biraraya getiren likenler gibi karşılıklı bağımlılık durumunda birlikte yaşayan organizmalarda ya da bizden faydalandıkları kadar bizim de onlardan faydalandığımız bağırsaklarımızdaki bakterilerde görüldüğü gibi – biyolojik âlemin en az rekabet kadar evrensel özellikleridir. Neden bir ya da iki prokaryot hücrenin yardımlaşmasıyla ilk ökaryot hücrenin üretildiği, çağlar önce gerçekleşen o dev adımda görüldüğü gibi “yardımlaşmanın” evrimdeki büyük yenilik kaynağı olduğunu söylemeyelim ki?

Bile bile yanlış anlama

Peki o zaman neden Darwin’in sözümona takipçileri onun görüşlerini bu şekilde yanlış anladılar? Bunun nedeni, evrimsel teorinin son yarım yüzyıldır aslında teoriyle pek alakalı olmayan psikolojik bencillik tarafından işgal edilmiş olmasıdır. Psikolojik bencillik, insan eylemleri için olası tek güdünün kişisel çıkar olduğu, Thomas Hobbes’un ortaya koyduğu şekliyle, “her insanın istemli eylemlerinin ardında bir şekilde kişisel fayda olduğu” inancıdır. Hobbes bu ilkeyi, ilahi hak iddiasında bulunan kralların, sözümona Tanrının ve ülkenin iyiliği adına kendi aralarındaki keyfi dalaşmalarda ölmeleri için insanları çağırdıkları kendi döneminin dinsel savaşlarına karşı bir tepki olarak, unutulmaz bir tarzda adeta haykırmıştı. Bu, Hobbes’a göre, tamamen anlamsız bir durumdu: insan bir kez ölmeye görsün, artık kendi çıkarının peşinde koşamaz.

Bu nedenle Hobbes, insanları ilahi müdahaleyle yerleştirildikleri doğal bir sistemin organik parçaları olarak gören feodal tasavvura karşı güçlü bir tepkinin başını çekti. O ve takipçileri, insanların, kendi bireysel seçimleri dışında hiçbir şeyin birleştiremeyeceği kadar ayrık olduklarını kabul eden bir çeşit toplumsal atomculuk görüşüne zemin hazırladı. (Nietzsche’yi düşünün, R. D. Laing’i düşünün). Bu iki karşıt görüş, kültürümüzde insanları cezbetmeye devam etti. Hiç şüphe yok ki ikisi de insana özgü tutumlar. Ama yine de ikisi de o kadar aşırı görüşler ki, gerçekten varolan kurumlara uyarlanmaları o kadar zor ki, aralarındaki ilişkiyi nasıl saptayacağımızı kolaylıkla belirleyemiyoruz. Bu nedenle, onları ilişkilendirmekten vazgeçtik. Bunun yerine açıkça kontrolsüz bir şekilde aralarında salınıp durduk. Revaçta olan eğilimi ıslah etmek adına, en göze çarpan kusurlarına tepki göstererek karşıtını gündeme getirdik. Son yarım yüzyılda bu salınım çok ilgi çekici bir hal aldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Britanya’da halkın şevki doruğundaydı. Savaş dönemlerinde her zaman görüldüğü gibi insanlar kendilerini birliktelik ruhuna, çok önemli bir girişimde birlikte oldukları hissine kaptırmışlardı. Savaş sürmekteyken dahi neyin kamu yararına olduğuna, sadece başka savaşlardan kaçınmak için değil, toplumu tümden ıslah etmek için ne yapılması gerektiğine dair yorumlar yapılıyordu. Barış geldiğinde bu yorumlar, Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS, National Helath Service) gibi refah toplumunu destekleme çabalarına dönüştü.

Bu heves bir süre daha sürdürülebildi ama zaman içinde nefesi kesildi. Savaş sırasında hoş karşılanmasa da kabul edilmiş olan karneyle dağıtım sistemi, zaman geçtikçe bir dayatma, hayatlarımıza müdahale olarak görülmeye başlandı. Tüm kısıtlamalar, yurtdışı seyahati üzerindekiler gibi, zaman içinde aşınmaya başladı. Pazarın harikülade faydalarını şakıyan neoliberal iktisatçılar gittikçe daha ikna edici olmaya başlamıştı. Eski Marksistler, kendilerinden geçmişçesine parasalcı görüşe kayıyorlardı. Gördükleri rağbeti savaş yıllarının şevkine borçlu olan savaş sonrası dönemin İşçi Partisi hükümetleri gözden düşmeye başladı. Sonunda da Muhafazakârlar tarafından iktidardan düşürüldüler.

Doğuştan bencil mi?

“Bencil” kelimesi işte bu atmosferde evrim tartışmalarının anahtar terimlerinden biri haline geldi. En çok satanlar listesine giren E. O. Wilson’ın Sociobiology (1975) ve Richard Dawkins’in The Selfish Gene (1976) kitaplarında, organizmaları doğal seçilim sürecinde kesin olarak başarılı kılan bir özelliği tanımlamak için kullanıldı. Aslında iki yazar da kendilerinin kullandığı anlamda “bencillik” kelimesinin insan güdüleriyle hiçbir ilgisi olmadığını iddia ediyordu. Dediklerine göre, sadece bir metafordu; bireylerin gelecek nesillerde genetik temsil ihtimallerini arttırma eğilimlerini tanımlamak için kullanılan (belki de biraz uygunsuz) bir terimdi. Ama iki yazar da, gündelik insan güdülerini betimlemek amacıyla, serbestçe ve sıkça bu kelimeyi kullanıyordu. Hatta Wilson, insanlar hakkındaki psikolojik bencil tutumu ayrıntılı bir şekilde tartışıyordu. Sonunda da, aynen Hobbes gibi, merhametin “seçime dayalı ve sıklıkla öz çıkarlara hizmet ettiği... bireyin, ailenin ve o andaki müttefiklerin çıkarlarıyla uyumlu olduğu” sonucuna varıyordu.

Dawkins, bu nokta üzerinde daha az da dursa, “hepimiz doğuştan benciliz” diyecek kadar ikna olmuş durumdaydı. İrdelemelerinin çoğunun insanların değil de genlerin bencilliği üzerine olduğu doğrudur: “Bencilliğin temel birimi gendir”. Ama yine de, bu durumu betimleme tarzı uyarıcı ve insanbiçimci bir havadaydı: “Genlerimiz bazen milyonlarca yıl boyunca, son derece rekabetçi bir dünyada aynen Chicago gangsterleri gibi hayatta kaldılar”. Sonuçta okuyucular hikayeyi, aslında sadece evrimde bir genin diğerinin yerini alıyor olmasının oldukça sıkıcı bir bildirimi olarak değil de, insan yaşamına tutulmuş bir ayna, bir fabl olarak yorumlamadan edemiyordu. Dawkins’in yolunu izleyen çömezleri, kelimenin günlük kullanımıyla sıradan bencilliğin, insan yaşamına hükmeden asıl güç olduğunu koşulsuz olarak kabul ettiler.

Daha akademik düzeyde de bencillik, her türden davranışın olağan açıklaması haline geldi. Akademisyenler, sanki gündelik hayatlarında her tarafta sıradan özgecilik örnekleri görmüyorlarmış gibi, “özgeciliğin olabilirliği” üzerine kafa patlatmaya başladılar. Piskopos Butler’ın Hobbes’a karşı çıkarken belirttiği gibi insanlar aslında tam zamanlı çalışan akılcı hesap makineleri değildir. Ne istersek onu yaparız; ve bazen (nadiren de görülse), istediğimiz sadece diğer insanlara karşı nazik olmaktır.

Dawkins ve Wilson’a rağbet artarken, hayatın bu yönü nasılsa unutulmaya başlanmış görünüyordu. Hobbes’un döneminden bugüne itibarını kaybetmiş olan psikolojik bencillik, yeniden saygı uyandırmaya başladı. Aynen 19. Yüzyılda (bir süre için de olsa) olduğu gibi, evrim teorisi tarafından haklı çıkartılmışa benziyordu. Sosyobiyolojik düşünürler, yaptıklarının Herbert Spencer gibi doğal seçilim fikrini tiksinti verici politik sömürü biçimlerini meşrulaştırmak için kullanan yalvaçların sosyal Darwinizmini canlandırmaktan ibaret olduğu iddiasını kabul etmiyorlardı. Dawkins ve Wilson’ın doğrudan politik sonuçlara varmadığı doğruydu ama tilmizlerinden bazıları bunu yapıyordu.

Sorun aslında şuradan kaynaklanıyordu: Eğer bireylerin öz çıkarlarını, yaşamın pek çok veçhesinden biri değil de tek olası insan güdüsü olarak değerlendirirseniz, kaçınılmaz olarak insan toplumunu sadece nahoş değil aynı zamanda işlemez hale getirecek politikaları meşrulaştırmış olursunuz. Sosyal yaşam işbirliği, taviz ve toplumsallığa dayanır. Her ne kadar tatmin edici olmaktan uzak ta olsa çağlar boyunca böyle olduğuna göre, bu yönde güdülerin varolmadığını iddia etmek gerçekçi olmaz.

Darwin’in de işaret ettiği gibi, bu süreci işler kılan şeyin aslında bireylerin kendi çıkarlarını hesaplamaları olduğunu söylemek de yeterli değildir. Gelecekteki çıkarlarını hesaplayacak kadar zekaya sahip oldukları açık olan pek çok canlıda yardımlaşma ve sosyallik görülmektedir. Çalıların üstünden atlayarak gözcülük yapan bir mirket, kendi soy temsiliyeti şansını arttırmanın en iyi yolunun avcıları savuşturmak olduğunu keşfettiği için yapmaz bunu. Sadece böyle yapmak gerektiğini hisseder çünkü ihtiyaç duyulanın bu olduğunu bilir.

O halde, cana yakın, dostane davranışların ardında yer alan doğal güdünün, hem insanlarda hem de düzenli olarak bu tür davranışlar sergileyen hayvanlarda bulunuyor olması gerekir. Darwin, diğer sosyal hayvanlara duyduğu ilgiden dolayı bu olgudan özellikle haberdardı. Ne olursa olsun, bu nokta o kadar açık seçiktir ki, neden bu kadar çok biyoloğun son zamanlarda bunu göremediğini sorgulamak gereklidir.

Ben bunun asıl nedeninin, çağımızın mizacı olduğunu yani pazar miti etrafında biçimlenen bir “gerçekçi olmayan bireycilik” dalgasının sanki aslında toplum diye bir şey yokmuş gibi göstermesi olduğunu iddia ediyorum. Bir zamanlar, Adam Smith’i yanlış yorumlayanlar, kısıtlanmamış bireysel tercihler yığınından büyülü bir şekilde herkes için başarı ve kârlılık çıkacağını sanmıştı. Bu hayal ürünü şablonun, her zaman için çağdaş rüyaların yansıtılabildiği büyülü fener perdesi rolü oynamış olan uçsuz bucaksız ve karanlık evrim sahasına da yayılması doğaldı.

İndirgemeci bir yorum

Zamanımıza özgü bu ruh hali dışında, insanlara bu bencil açıklamaları öğütleyen iki etkeni daha hesaba katmamız gerekiyor. İlki, riyakârlıktan kaynaklanan korku; insanları, saflıklarına güldürmektense, güdülere dair sinik açıklamaları kabul etmeye zorlayan safdil görünme korkusu. Daha ilginç olan diğeriyse, doğal seçilimin işleme biçimini indirgeme yoluyla, aslında olduğundan daha basitmiş gibi gösterme arzusu.

Darwin, hem toplumlar hem de bireyler arasında seçilim olabileceğini, bunun da toplumsallığın nasıl geliştiğini açıkladığını düşünüyordu. Sosyobiyoloji vaaz etmekten vazgeçmiş olan E. O. Wilson, şu sıralar oldukça ilginç bulduğu bu görüşü geliştirmeye çalışıyor. Ama 1970’lerde, meşru görülen tek görüş, asıl rekabetin, esas bireyler olan genler arasında hüküm sürdüğüydü. Oyun artık DNA ile ilgili heyecan verici gelişmelerin yaşandığı moleküler düzeyde sahneleniyordu. Bu da, 17. Yüzyıl fizikçilerinin, maddeyi esas katı taneciğine indirgediği atomizme benzeyen bir yalınlaştırmayı mümkün kılıyor gibi görünüyordu.

Böyle bir yalınlaştırmanın sunduğu hayal ürünü kazanç inkâr edilemez ama ne yazık ki ödenmesi gereken bir bedel var. Fizikçiler uzun süredir atomizme bel bağlamaktan vazgeçmiş durumdalar. Artık esas taneciklerle değil de kuvvetler ve alanlarla, farklı düzeylerde gerçekleşen ilişki ve etkileşimlerle ilgileniyorlar. Genlere gelince, hiçbir zaman kökten bir şekilde bağımsız olmadılar. Aslında, hata yapmadan işbirliği yaptıkları genomlarının tümleyici bir parçası olarak iş görürler.

Denis Noble’ın The Music of Life: Biology Beyond Genes kitabında belirttiği gibi genom, kendisi de organizmanın bir parçası olan hücrenin bir parçasından ibarettir. Dawkins kitabının yayımlanışının 25. yılında bu noktaya dikkat çekti ve bugün bakınca, kitabın başlığının biraz yanıltıcı olduğunu düşündüğünü belirtti. Dediğine göre aslında kitabın başlığı The Cooperative Gene (İşbirlikçi Gen) olmalıydı. Çok iyi ama bu fikir değişikliği gerçekleştiğinde kitabın mesajı çoktan gideceği yere varmıştı. İnsan yaşamında bencilliğin üstünlüğü, bilimsel olarak tespit edilmiş bir olgu olarak görülüyordu. Bugün bu mesajı aşıp arkamızda bırakabilmek için biraz daha kafa yormamız gerekiyor.

Kaynak: http://www.thersa.org/fellowship/journal/archive/winter-2010/features/the-pseudo-darwinist-conspiracy

Çeviren: Ender Duman

 


Site içi arama

RSS

Galerİ

Joomla Templates and Joomla Extensions by JoomlaVision.Com
image
img

Kanal Rebelde

bandista'nın 8 Mart'ta çıkan Sokak Meydan Gece albümünden "Olur/Olmaz" şarkısı.