Senin yattığın otlarda yarın bir yeşillik büyüyecek *

PDFYazdıre-Posta


Fotoğraf: Evrensel

Bugün gazeteci Metin Göktepe’nin polis tarafından katledilişinin 16. yılı. 90’larda işkencelerde öldürmeyi, fail-i meçhullerle (!) kaybetmeyi ve “bu vahim olaylara” kaza süsü vermeyi bilenler bugün de kaldıkları yerden ve şekil değiştirerek insan öldürmeye devam ediyor. ‘90’larda bir duvardan düşerek ölen gazeteciler, bugün, fail-i meçhul cinayetlerin ardındaki duvarı yıkmaya çalıştıkları için o duvardaki tuğlalarla aynı davadan yargılanıyor, aynı sanık sandalyesine oturtuluyor.

Metin Göktepe’nin gerçeğin peşindeki serüveni güçlü bir toplumcu mayaya dayanıyordu, Göktepe kendini devrimci değerlere ait hissediyordu. 12 Eylül’de üzerinden tanklar geçirilerek susturulan toplum 80’lerin sonundan itibaren kırlarda ve kentlerde sessizliğini bozmaya başlamıştı. Öğrenciler, işçiler, emekçiler, Kürtler, Aleviler yaptıkları eylemlerle 12 Eylül’ün örgütsüz suskunluğundan çıkışın olanaklarını arıyordu. Toplumun geniş kesimleri açısından solu yeniden umut haline getirebilecek nüvelerin ortaya çıkması devletin yeni saldırganlık konseptiyle bastırılmaya çalışıldı. 90’larda doğuda köy boşaltmalarla, askeri operasyonlarla doruğa çıkan kontrgerilla faaliyetleri batıda da ilerici, devrimci, demokrat insanları hedef almaya başladı. Gözaltında kayıplar, toplu katliamlar, fail-i meçhul cinayetler, özel harekat operasyonları devlet siyaseti olarak ortaya çıkarken ana akım medyanın tutumu yaşananların üstünü kapatmanın ötesinde meşrulaştırmaya dayanıyordu. Tansu Çiller-Mehmet Ağar siyaseti toplumsal muhalefeti faşist yöntemlerle bastırmaya çalışıyor, medya da buna alkış tutuyordu.

Devrimci, gazeteci, emekçi...

Metin Göktepe bu siyasi-toplumsal koşulların bir sonucu olarak üzeri örtülen ne varsa onun peşinde koşuyor, emekten ve halktan yana çizgisiyle korkusuz haberler yapıyordu. Aynı çizgiden meslektaşı, çalışma arkadaşı Ahmet Şık’ın Odatv davasının duruşmasındaki savunmasında "Gazetecilik tarafsız bir meslek değildir. Doğru/yalan, gerçek/yanlış, mazlum/zalim arasında gazetecinin tarafı bellidir." Sözleriyle özetelenecek bir anlayışla tarafını ezilenlerden, hakları gasp edilenlerden, devrimcilerden yana koyuyor, mesleğini bu anlayışla gerçekleştiriyordu.

Korkusuzdu, başına gelecekleri umursamıyordu. Tek düşündüğü şey gerçeğin üzerindeki karanlık perdenin haberleştirilmesi, insanlara ulaştırılmasıydı. Adaletsizliklerden, yargısız infazlardan, emek sömürüsünden herkes haberdar olmalıydı ve bu köhne düzeni tarihin çöplüğüne atmalı, kendine yakışanı kurmalıydı. Bu cesaret ve kararlılığı onu bir cenazeyi izlemeye götürdü. Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe, Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen devrimcilerden Orhan Özen ve Rıza Boybaş'ın cenazelerinin kaldırılacağı Alibeyköy'e doğru yola çıktı. "Ben mutlaka izlemeliyim" diyerek gittiği cenazeye sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle alınmayan Göktepe’yi polisler gözaltına aldı. O gün kendisiyle birlikte gözaltına alınan 1052 kişi Eyüp Spor Salonu’na kapatıldı. Spor salonu kapalı bir cezaevi yanında tam bir işkencehaneye dönüşmüştü. İstanbul’un ortasında yaşanan bu faşizmi yazacak gazetecilerden biri Göktepe’ydi, o da içeride işkenceye uğrayanlarla birlikteydi.

Ve bir gün sonra Göktepe’nin bedeni ölü halde Eyüp Spor Salonu yanındaki parka bir çöp gibi atıldı. Devlet Göktepe’nin hakkından gelmişti.

Arkasından ağıtlar bestelendi, binlerce insan cenazesinde yürüdü. Göktepe’nin ölümü son olmadı. Devlet aydınların, gazetecilerin, ilerici ve devrimci insanların kanıyla beslenmeye devam etti. Hrant Dink’in faşist bir cinayetle katledilmesi bunlardan sonuncusu olarak akıl, vicdan ve tarihteki yerini aldı.

Devlet Metin’in ölümünü ‘Kafasını tuğlaya çarpmış.’ diye açıklıyordu. Dönemin katliamcı milli güvenlik siyasetinin çalışkan elemanı Mehmet Ağar, derin devlet icraatları için yıllar sonra ‘Bir tuğla çekersem duvar yıkılır.” Demişti. Duvardan tuğla çekilemedi, aksine tuğlalar arasındaki boşluklar kapatıldı. Mehmet Ağar’a dokunulamadı, zat son seçimlerde AKP’ye oy vereceğini açıkladı ve miras devralındı.

Göktepe’nin uğrunda öldürüldüğü değerlere dönük saldırı bugün daha kapsamlı biçimde devam ediyor. Eşit, özgür, demokratik bir ülke yolunda öldürülen sayısız insanın hesabı hala sorulamadı. Bu yüzdendir ki Eyüp Spor Salonu’ndaki kapatılma bugün bütün ülkenin bir cezaevine dönüştürülmesine dönüştü. Gazetecilik bu baskıların en güncel ve yoğun yaşandığı mecralardan birisi durumunda.

Faşist devletten ileri demokrasiye

Hükümet tutuklu gazeteciler için “Hiçbiri gazetecilik faaliyetleri sebebiyle yargılanmıyor.” dese de Ahmet Şık’ın 6 Mart 2011’de tutuklanmasından 10 ay sonra yaptığı savunmasında söylediği gibi; “Burada yargılanan gazeteciliktir. (…) Amaç gerçek muhaliflere bulaşmak, susturmak, gözdağı vermek, farkındayım. Bu yüzden yalanlar ve hatta suç sayılmaması gereken faaliyetler üzerine kurulan suçlamalarla öğrencisinden, profesörüne, gazetecisinden yayıncısına kadar muhalif herkes hapishanelere dolduruluyor. Ne ile ve nasıl suçlandığınızın bir önemi yok.”

Türkiye 90’larda en çok gazetecinin öldürüldüğü ülkeyken, 2011’in Aralık ayı itibarıyla en çok gazetecinin tutuklu olarak yargılandığı ülke olma ünvanını da kimseye bırakmıyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Türkiye’de tutukluluk sürelerinin uzun olduğuna dair yanlış bir algı bulunduğunu belirtirken, yine, Türkiye’deki tutuklu gazeteci sayısını da 8 (sekiz) olarak açıklıyor. Oysa Uluslar arası Basın Enstitüsü’nün, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) raporuna dayanarak yaptığı açıklamada Türkiye, tutuklu gazeteci sayısında 34 gazeteci ile liste başında bulunan Çin ve İran’ı bile çoktan ikiye katlamış durumda.

İleri demokrasiyle yönetilen ülkemizde “Bu konular en azından artık konuşulabiliyor, eskiden konuşamazdınız da.” diyerek, ölümü gösterip sıtmaya razı olmamızı bekleyenler; razı olmayacağız. Metin Göktepe’nin annesi Fadime ananın da dediği gibi; birken bin olacağız.

***

(*) Daha 25 yaşındayken, SBF’de kaldığı yurdu basan polisler tarafından başı lavaboya vurula vurula öldürülen ve ölü bedeni bir sokakta bulunan, ölüm nedeni kayıtlara “beyin kanaması” olarak geçen; sonradan aldığı Arkadaş ismiyle , Arkadaş Zekai Özger’in de doğum günü bugün.

39 yıl önce Arkadaş Özger’e beyin kanaması teşhisi koyanlar, 16 yıl önce Metin Göktepe’ye duvardan düştü diyenler; bugün Şerzan Kurt’un bir sehpa bacağı tarafından öldürüldüğüne inanmamızı bekliyor.

Arkadaş Zekai Özger, Metin Göktepe ve halkın mutluluğunu düşündüğü için öldürülen tüm insanların anısına sevgi ve saygıyla.


TYK

Emniyet turunçgillere nefes aldırmıyor

“Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne” halel getirebilecekleri gerekçesiyle gözaltına alınan mandalinalardan haber alınamıyor.

Tüm Yalan Haberler...

Site içi arama

Galerİ

Joomla Templates and Joomla Extensions by JoomlaVision.Com
image
img

Kanal Rebelde

8 Ekim'de Ankara'da 4 büyük emek örgütünün düzenlendiği mitingin ardından tersyuz.org'un çağrısıyla mikrofona geçen Yağmur Milena başarılı yorumuyla dikkatleri üzerinde topladı.